Balina’daki (2022) rolüyle En İyi Erkek Oyuncu ödülünü elde eden Brendan Fraser’in kariyeri bu kez farklı bir dönemeçte ilerliyor. Olağanüstü performanslarıyla dikkat çeken Fraser, önceki yapımlarda yardımcı rollerde görünürken Kiralık Aile’de (2025) başrolü üstleniyor. Filmin kadın yönetmeni Hikari, Mitsuyo Miyazaki imzasını taşıyor ve Netflix’e yön verdiği 37 Seconds ile başlayan yolculuğunda Kiralık Aile’nin ilk uzun metrajını yönetti.
Philip adında Amerikalı bir aktör yaklaşık yedi yıldır Tokyo’da yaşamaktadır ve kariyerini yeniden canlandırmak için oraya yerleşir. Ancak beklediği başarıyı yakalamakta zorlanır. Uzun bir arayışın ardından şansını bir aile kiralama ajansında denemeye karar verir. Sahte bir cenaze törenine katıldıktan sonra, ailesini kırmamak için elinden geleni yapan bir kadının geçici kocası, video oyun arkadaşı ve kızının iyi eğitimli bir geleceğe sahip olmasını isteyen bir bekâr annenin kızı Mia’nın babası olur.
Phillip, sahte bir gazeteci gibi davranırken gerçeklik ile oyun arasındaki sınır giderek bulanıklaşır. Bu süreçte bilinçli bir şiirsel görsellik ön plana çıkar; ajans, mutluluğu satmaya çalışırken müşterilerinin hayatlarındaki boşlukları doldurmayı hedefler, ancak Phillip yalnızca etik açıdan değil, duygusal açıdan da derin bir ikilemle karşı karşıya kalır. Hikari’nin anlatımı, Tokyo’nun kıpır kıpır ama zorlu yaşamını sadece bir arka plan olarak kullanmaz; kent adeta kendisi bir karaktere dönüşür.
Senaryoda doğal diyaloglar ve susturulmuş anlar ön planda olup, yönetmen oyuncularını aşırıya kaçmadan yönlendirir ve sıradan anları samimi paylaşımlara dönüştürür. Görüntü yönetmeni Takuro Ishizaka’nın çalışması, kentin gündelik güzelliğini ve kalabalık sokaklarını şiirsel bir bakışla yansıtır. Başrolde Brendan Fraser ve ekip arkadaşları, izleyiciye güçlü performanslar sunar. Ayrıca Takashi Miike’nin tanınan oyuncusu Takehiro Hira, Shogun dizisindeki yerini güçlendirirken, Hasegawa’yı canlandıran Akira Emoto ile Kurosawa ve Imamura çalışmalarıyla bağlarını hatırlatır.
Neşeli ama hüzünlü bir tonla, Mia’yı canlandıran genç oyuncu Shannon Gorman ile Fraser’ın uyumlu sahneleri özellikle etkileyici bulunuyor. Aceleci hareketler yerine, salınan ritim ve derinlik, filmi “Amerikan rüyası” arayışının ötesinde insani bir portre haline getirir.
AMERİKAN RÜYASI’NIN PEŞİNDE
Josh Safdie’nin filmleri, aciliyet, kaos ve tutku ile doludur. Masa tenisçisi Marty Reisman’ın yaşam öyküsünden esinlenen bu biyografik çalışma, onun ilham kaynağı haline gelen gerçekleri derinlemesine incelerken, soyut bir sporun ötesinde toplumsal ve tarihsel bir anlatı sunar. Times Meydanı’ndaki siyahi kumar sahnelerinden, Japonya’nın izolasyon sonrasına uzanan yolculuk, 1950’lerin New York’u ve Marty’nin hayatında yer alan pek çok çelişkiyi göz önüne serer.
Timothée Chalamet’nin performansı olağanüstü olarak değerlendiriliyor; kadroda Gwyneth Paltrow, Odessa A’zion, Kevin O’Leary, Fran Drescher ve diğer isimler de yer alıyor. Yapım tasarımını Jack Fisk, görüntü yönetmenliğini ise Darius Khondji üstleniyor. “Amerikan rüyası” kavramı bu yapımda geçmişte doğan bir ideal olarak ortaya çıkarken, 50’lerden itibaren değişik katmanlar kazanmaktadır. Bu eserde rüyanın taşıdığı avantajlar ve sakladığı riskler çarpıcı bir biçimde işleniyor.













