Yirmi dört yıldır kıyamet sonrası korku-gerilim serisi “28” (2002) bu türün ilham kaynağı oldu. Danny Boyle’un yönetmenliği ve Alex Garland’ın yazarlığı, enfekte ve sağlıklı arasındaki sınırı yeniden çizerken zombi tasvirini kökten değiştirdi. Doktor Kelson’a götürülen hasta annesinin dönüş yolculuğunda Spike’in kaçışı, tarikatçı Jimmyler tarafından engellenir. Kelson, enfekte olanların içindeki insanlığı aramak için Samson adını verdiği karakteri inceler. Sörer Lord Jimmy’nin tarikatçılarıyla birlikte yürüttüğü av sahneleri, güdülerin karanlık yüzünü ortaya koyar. Sonuçta ateist bir bilim insanı ile satanist bir psikopatın karşılaşması yaşanır ve iki film, daha sert, daha karanlık ve kapsamlı bir anlatı sunar. DaCosta seriyi yeniden yorumlar; enfekte olanlar artık hikayenin merkezinde değil, geriden gelen tehdit olarak işlev görürler. Organize şiddet temasını merkeze alan Kaos, kör öfkenin ötesinde ritüele bağlı bir korkuyu yaratır; Jimmyler, tarikatlar ve mitler ihmâl edilemeyecek kadar karanlık bir dünyayı kurar. İnsanlık, etik boşlukları dolduran bu düzen karşısında savunmasız kalır. Nihilist bir karnavala dönüşen kıyamet sonrası manzara, DaCosta’nın seriyi farklı bir boyuta taşımasını sağlar. Bir Danny Boyle filmi yapmadım diyen yönetmen, enerjiyi aynı ölçüde koruyarak grafik şiddeti zirveye taşır. Kelson ile Samson’ın buluşması, enfeksiyona ilişkin çözüm ipuçlarını sunar; görüntü yönetmeni Sean Bobbitt’in çekimleri, oyuncuların bakışlarından doğan korku, hız ve şaşkınlığı adeta hissedecek kadar yakın bir deneyim sunar. Hildur Guðnadóttir’in etkileyici müziğiyle ses tasarımı birleşince prodüksiyon büyüleyici bir atmosfer yaratır. Ralph Fiennes, Alfie Williams, Jack O’Connell ve Chi Lewis-Parry ile Erin Kellyman’ın performansları tatmin edici düzeydedir. Karanlık ve kadercilik karşısında insanlık, bilim, dayanışma ve paylaşımın ışığında yeniden doğmaya doğru yol alır. HİÇBİR ŞEYİN ÖNEMİ YOK adlı vurguyla altı çizilen düşüncede Albert Camus’nün Yabancı romanının etkisi belirginleşir; bu yapıta Fransız sömürgeciliğinin trajedisi ve varoluşçuluğun nihilizme yanıtı damgasını vurur.
Meursault’un annesinin vefatını haber aldığı an Marengo’ya gidişiyle başlayan öykü, sessiz bir duygu yüklü anlatımla ilerler. Plajdaki karşılaşma ve Fernandel’in komedisiyle sinemanın çerçevesi çizilir; yazı, belirsizlik ve kimlik arayışını besleyen temel motifler olarak görünür. Ozon, romandaki kadın karakterleri ön plana çıkarır: Meursault’nun nişanlısı Marie ile Cemile, ataerkil toplumun sınırlarını zorlarlar ve bu iki figür üzerinden filmin toplumsal eleştirisi belirginleşir. Siyah-beyaz estetiğin tercih edilmesi, yalnızca görsel bir seçim değil, yaşadığımız dünyanın renkli değil de monokrom bir yansısını da ifade eder. Yönetmen, renkli çağda bile karanlığı daha derinlemesine hissettirir ve Meursault’nun yaşamla olan kopuşunu vurgular.
Ses ve imgeler arasındaki fark, hikâyeyi daha yoğun kılar. Kafa içi konuşmaların azlığı, metin ve sinema arasındaki farkı ustaca hissettirir; duygular daha çok izleyiciye bırakılır. Bu yaklaşım, yirminci yüzyıl insanının yabancılaşmasını, yaşamın anlamını ve ölümün evrensel doğasını sorgulayan bir anlatı sunar. Benjamin Voisin’in Meursault rolündeki performansı, anti-kahramanın içsel dünyasını etkileyici bir biçimde yansıtır. Film, zamansız ve evrensel konulara odaklanırken, seyirciye ruhsal bir yolculuk vadeder. Voisin son derece etkileyici bir yorumla Meursault’nun dünyaya karşı duyarsızlığını ve içsel çatışmasını izleyiciye aktarır.













