Ragıp Haykır Sahnesi’nin duvarında asılı duran yazı, bir afişten çok yüzleşme çağrısı gibi duruyor: ilerlemek için neyi bırakıyoruz? İzmir Devlet Tiyatrosu, Matei Vișniec’in sert ve katmanlı metnini Burak Üzen’in çevirisiyle sahneye taşıyor; bu hikâye, Yunus Emre Bozdoğan’ın yönetimiyle Karşıyaka’da izleyiciyle buluşuyor. Oyunun merkezinde Anne var; Işın Yıldız, yasın ağır yükünü büyük sözlerle değil, küçük bir ihtiyaç etrafında topluyor. Oğlunu kaybetmiş bir annenin arayışı, altında yatan bir şeyleri hatırlatıyor: En çok da bir gömlek, belki de tek bir düğme… Acı çoğu zaman bir eşyaya sarılarak anlaşılır; oyun da bu sınırı işlerken “kaybın yerine ne koyabiliriz?” sorusunu yeniden soruyor. Kaybedilenin yerini kim doldurabilir?

Bu karşı duruşun karşısında Baba, soğuk tarafıyla dayanmanın ne anlama geldiğini gösteriyor. Ev içindeki ağır sessizlik, kırık bir gündelik hayatın içine sessizce işlemiş durumda. Oğul (Kerem Corogil) ve Kız (Berfin Türköz Kurt), bu enkazın yalnızca karakterleri değil; bir ailenin kopmuş ritmini ve konuşulamayan cümlelerin gölgesini taşıyorlar. Bir evin içindeki yıkımın, savaşın dışavurumundan bağımsız olarak ne kadar yakıcı olabileceğini hatırlatıyorlar. Vișniec’in dili, tek bir duyguya sıkışmıyor; sahnedeki yüzler çeşitli yönleriyle çoğalıyor. Fatih Yurdakul, Stanko/Adam/1. Komşu karakterleri üzerinden insanın savaşın parçalanışını nasıl yaşadığını gösteren bir yol haritası çiziyor. Ömer Polat ise Milis (Marco)/Travesti/Gorak/2. Komşu kimliklerini dolaşırken, olayın acı gerçekliğine bir kez daha keskinlik katıyor: Değişen düzen, değişen isimler; ama şiddetin dili çoğu zaman aynı kalıyor. Efe Akercanın Znorko/Sürekli Sırıtan Adam/Frantz/3. Komşu çizgisi, gülümsemeyi bile ürkütücü bir maske olarak taşıyarak oyunun kara mizah yönünü güçlendiriyor. Fatma Konu ise Yrvan/Pralic geçişleriyle, parçalı dünyanın içinde insanların hem tanık hem fail, hem komşu hem yabancı olabildiğini duyuruyor.

Ve sahnenin ilk titreşimi giriş şarkısında Mesure Syuleyman’ın sesiyle kendini gösteriyor: Bu hikâye yalnızca bir savaşın hikâyesi değil; aynı zamanda hatırlama mücadelesinin de adı. Normalleşme dediğimiz şey, enkaz örtüldükçe mi başlar, yoksa acı kabullenilince mi ortaya çıkar? İlerleme, bu soruları seyirciye bırakıyor ve beklenen cevapları sunmuyor. Annenin oğlu için taşıdığı yasın izini sürerken herkes kendi kaybının simgelerini hatırlıyor: bir gömlek, bir düğme, bir koku. En vurucu noktada ise şu soru kaldı: Yeniden inşa edilen evler var; peki yeniden inşa edilemeyen insanlar mı daha çok yankılanır?














