Le Stanze della Fotografia’da 6 Nisan’a kadar görülebilecek olan sergi, Ahmet Ertuğ’un Ayasofya’dan Pantheon’a uzanan çizgiyi paylaşıyor ve bu iki devasa yapıyı bir arada ele alan 29 büyük ölçekli fotoğraflık bir arşivi gözler önüne seriyor. Görseller, mimarlığın görünmez yanlarını da ortaya çıkararak, izleyiciyi mimarın bakış açısıyla mekânların ötesine götürüyor.
– Mimarlık eğitiminiz fotoğraf yolculuğunuzu nasıl şekillendirdi? Londra’da 1968-1974 yılları arasında mimarlık okurken sık sık Venedik’e gidiyordum. Architectural Association School of Architecture’da öğrendiğimiz “insan için huzurlu kentler” düşüncesinin karşılığını İtalya’nın kuzeyinde, özellikle Venedik, Bologna ve Floransa’da bulduğumu fark ettim. Eğitimimi tamamladıktan sonra İran’da tarihi mekânların koruma projeleri üzerinde çalıştım; bu süreç, mimarlıkla fotoğrafın buluştuğu noktayı derinleştirdi. Ardından Japonya’da bir yıllık profesyonel fellowship ile tapınakları, bahçeleri ve geleneksel evleri görüntüledim.

– Yolumu belirleyen en önemli izler hangileri oldu? Japonya’da Yukio Futagawa’nun çalışmalarının etkisi büyük oldu; onların yayımladığı kitaplar bana ilham verdi ve bu yön, bakış açımı sürekli biçimde şekillendirdi. İran ve Japon estetiğinin mekân ölçüsüne dair deneyimleri, fotoğraf yaklaşımımda kalıcı bir iz bıraktı.
– Türkiye’ye döndüğünüzde neler yaşandı? Sedad Hakkı Eldem ile kurduğum yakın dostluk, onun Japon mimarisine olan ilgisiyle ortak bir zemin oluşturmamı sağladı. 1980’lerden itibaren yaklaşık on yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı için İstanbul’un tarihi alanlarının koruma planlarını yöneterek kent mirasını derinlemesine inceledim. Bu süreçte 30’dan fazla kitap yayımlayarak kendine özgü bir üslup geliştirdim.
– Hangi ülkelerde sergiler açtınız? New York ve Paris’te önemli sergiler gerçekleştirdim; 2024 başında Fransa Kültür Bakanlığı himayesinde Paris’teki İtalyan ve Fransız Rönesans mimarisi serisiyle bu yolculuğun temelini atmış oldum. Bu müdahaleler, mimarlığın sadece belgelenmesi değil, yorumlanması ve tasarımın arkasındaki gözle görünür kılınması gerektiğini öne çıkarıyor.
MİRASIMIZ…
– Yeni serginizde hangi öne çıkan çalışmalara yer verdiniz? “Beyond the Vanishing Point” adlı bu proje, Akdeniz dünyasıyla kurulan derin diyalog ve İtalya’nın mimari mirasına odaklanan 29 büyük boy fotoğraftan oluşuyor. Son 15 yılda İtalya’da çektiğim kareler ağırlıklı olsa da serginin başköşesinde Ayasofya kubbesini taşıyan bir fotoğraf da bulunuyor; bu eser İstanbul’un mirasını temsilen serginin odak noktalarından biri olarak dikkat çekiyor.
– Neden Ayasofya? Ayasofya’nın etkileyici kubbesi, Venedik ile İstanbul arasındaki tarihsel bağları vurgulamak için ideal bir mekân sunuyor. Her iki şehir arasındaki ilişki, Doğu ile Batı’nın karşılaşmasında ortaya çıkan mimari ve sanatsal ortak hafızayı hatırlatır. Pantheon ile Ayasofya kubbelerinin karşılıklı diyalogu, serginin temel diyaloglarından birine dönüşüyor ve bu bağ, Türk bir sanatçı bakışını da görünür kılıyor. Bu yüzden Ayasofya, İstanbul ve Venedik arasındaki derin tarihsel bağları mühürleyen bir sembol olarak sergide yer alıyor.”












