Geber Aşkım ile ilgili izlenimlerim, filmin gösterimi öncesinde yaşanan küçük bir sürprizle çevreleniyor. MUBI ekibinin, filmin içindeki bir anı temel alarak konukları bir “Türk düğünü” atmosferinde karşılaması, kafamda tedirginlik yaratsa da merakımı daha da körükledi. Ramsay’in yönettiği bu çalışma, Cannes’da dokuz dakika boyunca alkışlandı ve evlilik ile annelik temasını merkeze taşıyor.
Kurgusu, Arjantinli yazar Ariana Harwicz’in aynı adlı romanından uyarlanmış. Scorsese’nin romanı okuduktan sonra çalışmayı Lawrence’a iletmesi ve başrolde olma ihtimalini sinemaya taşıması süreci, film ekibinin kapısını ilginç bir çıkışla aralıyor. Enda Walsh ve Alice Birch’in senarist yönelimleriyle Ramsay’in yönetmenliği birleşince, sahneye giden yol bir hayli somutlaşıyor.
Gergin ve Issız bir atmosfer ile başlayan hikâye, yeni doğan bebekten kopan bir çiftin, aralarındaki tutku ve özlemle nasıl sarsıldığını gözler önüne seriyor. Grace’in tek başına direnmesi ve Jackson’ın kayıtsız davranışları, ilişkinin zorlu sınavını derinleştiriyor. Doğum sonrası depresyon olarak adlandırılan bu döneme işlenen metaforlar, rahatsız edici imgelerle büyüyor: kedi gibi emekleyen kadın, siyah at ve ormanı geçerek bir yok oluş ya da yeniden doğuş çağrısı yapıyor.
Jennifer Lawrence’ın performansıyla öne çıkan bu süreç, Ramsay’in aktarma ve görsel anlatım prensipleriyle güç kazanıyor. Seamus McGarvey’in kameralarıyla, karakterin iç dünyası yavaş ve yoğun bir biçimde büyüyor; sahneler, sessizlik ve yoğunluk arasında gidip geliyor. Bir anne figürünün hatırlanışı, filmin merkezinde dönerek izleyiciye inatçı bir gerçeklik sunuyor.
Harwicz’in metnindeki anne, bu anlatıda Ramsay tarafından bir fedai gibi sahneye taşınıyor ve psikolojik bir derinlik kazanıyor. İzlerken aklınıza yeniden başka bir anne figürü çekiliyor: 2017’nin tartışmalı “Anne!” filmiyle kurulan paralellikler, zihnimde kısıtlı bir benzerlik kuruyor olsa da, her iki yapıt da kendi sert ve dokunaklı yönleriyle ayrışıyor. Aradaki fark; “Geber Aşkım”ın izleyiciye net bir sonuç sunmaması ve kapalı bir muamma olarak kalmasıdır.
Film bittikten sonra yaşadığım sürpriz, özel gösterimin bir parçası olan düğün temasının konukları karşılayan bir sürpriz oldu. Bu karşılaşmanın, aşkın, tutkunun ve saygının bitişi ya da yeniden doğuşu üzerine soruları tetiklediğini hissettim: Aşk mı, tutku mu bu evliliği ya da ilişkiyi yeniden şekillendirir? Annelik ve babalık kavramları kutsal mı yoksa toplumsal beklentilerin bir aynası mı? Yaşamak, kutsal olanı nasıl tanımlar ki? Bu soruların yankısı, hafızamda uzun bir süre boyunca devam edecek gibi görünüyor.













