Birçok uzun metrajlı filme rağmen hayal kırıklıklarının sıkça görüldüğü günümüzde, Guillermo del Toro’nun iki kültür arasında köprü kuran ustalığı, Netflix’e sipariş edilen bilindik bir Frankenstein hikâyesinin bile nasıl farklı bir sosla sunulabileceğini düşündürüyor. Ancak ödenen maddi bedeller ve özgürlüklerin kısıtlandığı yapım süreçleri, del Toro’nun vizyonunu geliştirmek için gerekli olan yaratıcı esnekliği sınırlayabilir.
Lido’da iki gün önce yapılan basın toplantısında Yorgos Lanthimos’un öne çıkan tespiti, Amerikan sinema endüstrisinin büyük yapım koşulları altında bağımsız filmler çekmenin giderek güçleştiğiydi. Bugün, büyük yapımla bağımsız üretimin arasındaki gerilimin her zamankinden daha belirgin olduğu bir dönemde, Mary Shelley’nin romanından uyarlanan yeni Frankenstein hikâyesi bile özgünlükten çok güç hesaplarına dayanabilir hale geldi.
Del Toro’nun canavar ve iyilik arasındaki klasik ikilemiyle kurduğu anlatı, bugün için gerekli olan tekdüze mutlu sonların ötesine geçemeyebilir. Çünkü, kıtalar arasındaki akışkanlıkla büyüyen bir dünyada, çoğunlukların oyları ve tepkisizliğiyle ilerleyen baskıcı güçlere karşı, ‘iyi niyetli düşsel canavarlar’ için umutlar eskisinden daha az kalmış görünüyor.
TOPLUMSAL VE EKONOMİK ŞİDDET bölümünde ise Altın Aslan yarışında başka bir adayı bekleneni verememiş görüyoruz. Güney Kore sinemasının öncü ismi Park Chan-wook’un Başka Seçenek Yok adlı filmi, Kore toplumu için iyi uyarlanmış bir remake olarak nitelendiriliyor. Filmin temelinin, Fransız Costa-Gavras’ın yirmi yıl önceki Le couperet’inden esinlenen konusu, günümüz Kore toplumunun kültürel ve toplumsal farklılıklarına uygun bir yeniden yorum sunuyor: Bir mühendis işten çıkarıldıktan sonra iş bulma mücadelesine girer ve bu süreçte aile ilişkileri sarsılır. Bunalım ve kaçınılmaz baskı, karakteri suçların eşiğine itmeye başlar.
Bu küresel düzen organizasyonunda, güçlü canavarların zayıf canavarlardan oluşan bir ekosistem yarattığına işaret eden bir imge ortaya çıkıyor. Yaşananlar, içimizdeki çatlakları ve toplu davranışları da gözler önüne serer; ortak bir çöküntünün içindeyiz, ve bu durum bizi birbirimizin düşmanı yapan bir yapıya sürüklüyor.