Masumiyet kavramı, suçsuzlukla özdeşleşen bir durumu ifade ederken, bazı yaşanmışlıklar tek bir cümlede anlatılamayacak kadar derinleşir. Hayatlar, zamanlar ve anılar, masumiyetin baskısı altında ağırlaşır; bir koku ya da bir hatıra, geçmişin en derinini avuçlarımızın arasına sızdırır. Çocukluk hatıraları, özlem duyulan anne ya da baba resimleri, hatta gençlik aşkı, bir fincan çayın bile hatıra taşıdığını hatırlatır; bu küçük öğeler bile omuzlarımıza yük düşürür, kamburumuz görünür ve gözlerimiz dolar.
Masumiyet Müzesi dizisindeki Kemal karakterinin dik duruşunu zamanla unutmamız gibi, dönemin dizilerine olan ilgi de çoğaldı. Toplum olarak geride kalan günleri ve yapay olmayan hayatları arar olduk; geçmişin “Eskiden böyle miydi?” diye sormaları, şehrin betona teslim oluşuna duyduğumuz özlemi pekiştirir. Gelişen dijital platformlar üzerinden yeni yayınlanan dizi, bizi Masumiyet Müzesi’nin derinliklerine doğru sürüklüyor; Yeşilçam temasını anımsatırken bile, izlerken kendimizi daha geniş bir hikâyenin parçası hissediyoruz.
70’lerin İstanbul’u dönemi, zengin bir adam ile tezgâhtar bir kız arasındaki yasak aşkın gölgesinde, ömür boyu sürecek bir saplantıya dönüşen hikâyeyi çağrıştırır. Orhan Pamuk’un aynı adlı eserinden uyarlanan bu yapımda Selahattin Paşalı, Kemal rolünde kendisini her yeni işinde daha da geliştirerek karşımıza çıkarıyor. Eylül Lize Kandemir ise Fisun karakterini canlandırıyor; genç ve tecrübesiz bir aşık olan Fisun, o dönemin şartlarına göre cesur ve neşeyle dolu bir ruha sahip. Zamanla bu güç dolu görüntünün gerisinde hayal kırıklıklarının nasıl birikerek saklandığını izliyoruz. Karakterlerin her biri, hikâyenin derinliğini artıran farklı bir parçayı oluşturuyor.
Bu yoğun hikâye, izleyenin aklında masumiyetin ve aşkın kırılganlığını bırakan bir iz bırakır. Sonuçta yaşananlardan geriye kalan, Masumiyet Müzesi ve Neco’nun neredeyse unutulmuş şarkısı “Seni Bana Katsam” gibi küçük, güçlü anılardır.












