Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde izleyiciyle buluşan Adnan Çoker’in “Mutlak Siyah” sergisi, 26 Nisan’a kadar ziyaret edilebilir durumda. Zamanın ve mekânın sınırlarını zenginleştiren farklı dönemlerden yapılara odaklanan bu sergi, çağdaş Türk resminde soyut düşüncenin köklerini Ankara’da yeniden düşünebilme imkanı sunuyor.
Ankara’nın gri tonlarıyla yoğrulmuş şehrine bakarken, sergiyi içerden izlemek ayrı bir anlam taşıyor. Dışarıdaki tonlar hâlâ sinsi bir pusla görünürken, içeride siyahın ağırbaşlılığı ve derinliği izleyiciyi düşünmeye davet ediyor. Mutlak Siyah, bu eşikte ziyaretçiyi karşılıyor ve uzun yıllara yayılan ciddi bir plastik düşünceyle karşılaşılacağını hissettiriyor.
Çoker, Türk resminde soyutlanmanın geçici bir heves olmadığını, bilinçli ve kurucu bir arayış olduğunun önemli temsilcilerinden biri olarak öne çıkıyor. 1927’de İstanbul’da doğan sanatçı, Güzel Sanatlar Akademisi’nde Zeki Kocamemi Atölyesi’nde yetişti; 1955’te Paris’e giderek André Lhote ve Henri Goetz çevresinde çalışmalarını sürdürdü. 1953’te Lütfü Günay’la Ankara’da açtığı sergi de Türkiye’de soyut resmin erken ve öncü sınırlarını işaret ediyor. Bu çizgi, onun yalnızca bir ressam olmadığını, aynı zamanda bir yön açıcı olduğunu da gösteriyor.
Çoker’in resmindeki en temel güç, soyutu sadece biçimsel bir tercih olarak görmek değildir. Resim, görünen dünyanın tekrarıyla sınırlı bir yüzey değil; kendi iç yasalarını kuran bağımsız bir alan olarak tasvir edilir. Çizgi, ritim, denge, boşluk ve yüzey arasındaki ilişki onun yapıtlarında yalnızca plastik meseleler değildir; bu öğeler, resmin anlamını taşıyan ana omurgadır. Zamanla siyaha yönelişi, bu arayışın doğal bir sonucu olarak belirmir. Siyah, karanlığın rengi olmanın ötesinde derinliğin zeminini oluşturur; biçimleri taşır, ışığı görünür kılar ve boşluğu kurar.
Sergi boyunca bu yaklaşım net bir şekilde gözlemlenebilir. İlk bakışta sade görünen kompozisyonlar, biraz zaman geçince katmanlar halinde açılır. İnce bir ışık çizgisi, yarımkürenin anımsatısı, dikey bir açıklık veya neredeyse bir mimari denge hissi, resmin sessiz gerilimini ortaya koyar. Siyah, kapatıcı bir unsur olmaktan çıkar; içeriye doğru çekim gücüyle çalışır. Çoker’in önemli yönlerinden biri, geometriyi kuru bir düzen olarak kullanmaması; simetri ve denge, soğuk bir matematik üretmek yerine yüzeyin içinde yaşayan bir nabız yaratır.
Bu kompozisyonlar, Doğu’nun yapısal hafızası ile modernist arınmanın bir araya geldiği bir buluşu işaret eder. Kimi zaman kubbeyi çağrıştıran bir form, kimi zaman bir geçit ya da içe açılan bir mimari boşluk, bu eserlerde birbirini tamamlar. Basit bir yerellik ya da ödünç modernlikten çok uzak olan Çoker, kendi dilini kendine özgü bir ciddiyetle kurmuştur. Bugün bu eserler karşısında durduğumuzda, Adnan Çoker’in kalıcı konumunun nedenini daha net kavrarız: Görsel gürültünün arttığı çağlarda bile, o daha azla daha çok söyleyebilen bir ressamdır.
Sergiden çıktığınızda Ankara yine aynı görünse de bakış açınız değişir; hava gri kalır, fakat insanın bakışı bir miktar olsun evrilir. Çünkü siyahın karanlık değil, derinlik olabileceğini bu deneyimle fark etmiş olursunuz. Adnan Çoker’in “Mutlak Siyah”ı, bir sergilere dönüşmüş eserler olarak kalmaz; sanatsal içsel bir süre daha sizde yaşamını sürdürür.













