Gothik türün karanlık çekirdeğini hâlâ hissettiğim bu metin, komediyle korkunun, tiksinti ve arzunun, cinselliğin ile ölümün kesişiminde her temasın sert bir bedeni olduğunu hatırlatır. Brontë kardeşlerin dünyasından, Daphné du Maurier’e uzanan bir köprüyle büyüdüğüm yaza dair anılarım, karakterlerin itici doğasının büyüsünü ve bunların ardında yatan güç, şehvet, şiddet temalarının beni nasıl etkilediğini anlatır. Uğultulu Tepeler’i 14 yaşımda okuduğumda bedenimde ani bir tepki belirdi; bu eser, erotik öykü, yasak aşk, intikam ve ölümün iç içe geçtiği bir anlatı olarak aklımda yer etti. Bir roman hayranı olarak bu öyküyü sinemaya dönüştürme fikri, sınırları zorlamayı sürekli hissettirdi.

Emma Fennell’in kıvılcım saçan açıklamalarında Emerald Fennell’in ailesine dair anıları, eserlerin sınırlarını zorlayan bir gelecek vizyonunu öne çıkarır. Emerald, İngiliz Dili ve Edebiyatı eğitimi almış, oyunculuk ve yazarlıkla öne çıkan bir isim olarak Promising Young Woman ile toksik erkekliği ve ayrımcılığı eleştirmiş; Saltburn’da zenginlik ve ahlaki değerler arasındaki çatışmayı ekrana taşıyarak izleyiciyi rahatsız eden bir atmosfer kurmuştur. Uğultulu Tepeler ise Emily Brontë’nin takma adla yayımlanan ilk romanı olarak, 1847’de ortaya çıktığında toplumsal tabuları zorlayıcı ve karakterlerin duygusal-psikolojik şiddetle dolu çatışmalarını gözler önüne seren bir yapıya sahipti. Bu eser, yalnızca trajik bir aşk öyküsünü anlatmaz; sınıf çatışmaları, istismarcı ilişkiler, cinsellik, eşcinsellik ve güç dinamikleri gibi çok katmanlı temaları barındırır.
Film uyarlamasının açılış planı olarak ‘BANA MUSALLAT OL’ ifadesiyle başlayan sahne, izleyiciye bir delirium hissiyle yön verir ve filmin atmosferini belirler. Ailesel yoksullukla karşı karşıya kalan Heatcliff’in Catherine’e evcil bir hayvan olarak sunulması, daha sonra Heathcliff’in yıllar süren dönüşü ve intikam arayışını başlatır. Bu süreçte Linus Sandgren’in büyüleyici görüntüleri, Jacqueline Durran’ın özenli kostümleri ve Suzie Davis’in yaratıcı tasarımları filmin görsel dengesini güçlendirir. Özellikle 2020’ler versiyonunda Margot Robbie’nin, Jacob Elordi’nin ve diğer oyuncuların performansları, eserin güncel bir yorumla yeniden şekillenmesini sağlar. Margot Robbie’nin adaylığı, bu büyük dönüşümün altını çizer.
ANNELİK TABUSU olarak adlandırılan diğer bir çarpıcı örnek ise Mary Bronstein’ın yönettiği ve senaryosunu yazdığı bağımsız sinemanın bir parçası. Kayıtsızlığa karşı bir anne figürü olarak Linda’nın hikâyesi, kızının hastalığını ve tedavi süreçlerini silüet halinde bırakarak izleyiciyi duygusal bir odada yalnız bırakır. Oyuncular Rose Byrne ve Danielle Macdonald’ın oyunculuklarıyla film, ıssız bir ev ve tavan arasındaki sızıntıların, anne-kız ilişkisini ve iletişimsizliği derinlemesine inceler. Berlin Film Festivali’nde kadın oyuncu ödülüyle taçlandırılan Byrne’ın performansı, Oscar adaylığına uzanan bir süreçte filme damga vurur, ve bu yapı taşlarıyla belleklerde kalıcı bir iz bırakır.












