Dünyanın acı gerçeklerinin La Mostra’da yankılanması kaçınılmazdı. Sinema ile politika, Venedik’te uzun yıllardır birbirini etkilemişti; zaman zaman çatışmış, bazen barışıp yeniden yakınlaşmış, hatta bazı yılları festivalin sarsıldığı anlar olarak geçirmişti. Bu kez, siyasi gündem festivalin ilk günlerinden itibaren daha yüksek sesle konuşuldu. Haftanın başında, 100’e yaklaşan yönetmen, oyuncu ve sinema çalışanı toplu halde “Venice4Palestine” başlığıyla sanat yönetmeni Alberto Barbera’ya açık bir mektup iletmişti. Özetle, dünyanın en büyük ikinci sinema festivalinin Gazze’de yürütülen savaşa karşı net bir duruş sergilemesini talep ediyorlardı. İmzacılar arasında, festivalin açılış filmi “La Grazia”nın başrol oyuncusu Toni Servillo ile birlikte Marco Bellochio, Audrey Diwan, Abel Ferrara, Matteo Garrone, Ken Loach ve Céline Sciamma gibi isimler bulunuyordu.
‘YASAKLAMA OLAMAZ’ diye yanıt veren Bienale’nin yaklaşımı, festivalin dünyadan kopuk bir “sırça köşk” olmadığı, yaratıcı özgürlüğü savunan ve tüm sansürlere karşı duruş sergileyen bir kültür alanı olduğu mesajını vurğuluyordu. Ancak yanıt yeterli bulunmadı; açılış gecesinin ilk resmi konuşmalarında siyaset, sinemanın önüne geçti. Önce Biennale di Venezia’nın yeni başkanı Pietrangelio Buttafuoco (1963), Gazze’deki sivil ve çocukların trajedisini, aç bırakılan yüz binlerce insanın felaketini, ve İsrail’in bu saldırılarına karşı durmayı dile getirdi. Ancak Buttafuoco’nun geçmişi, aşırı sağ yapılanmalarda aktif rol aldığı ve din değiştirerek Müslüman olduğu yönündeki tartışmaları da beraberinde getiriyordu. Bu bağlamda, Alberto Barbera da başkanın düşüncelerine katılarak festivalin tüm görüşlere açık bir özgür diyalog alanı olduğunu, kimsenin katılımının engellenemeyeceğini vurguladı.
‘İTALYAN USULÜ KÜLTÜREL EVLİLİK’ Bu iki yıllık yakınlaşma, karşılıklı saygı ve hoşgörü temelinde ilginç bir birlikteliği hatırlatıyordu. Sanki bir tür “İtalyan usulü kültürel evlilik” olarak görülebilirdi. Ana jüri başkanı Alexander Payne ise sinemanın dünya gerçeklerini değiştirmekte ne kadar yetersiz kaldığını, olayları önceden tahmin edemediğini ve bu yüzden sinemanın bazen felaketleri anlama sürecine yardımcı olduğunu vurguluyordu; Charlie Chaplin’in Diktatör eserinden yola çıkarak, sinemanın tarihsel felaketleri sonunda daha iyi kavramamızı sağlayabileceğini belirtmişti. Bununla birlikte, geçtiğimiz yıl Cannes’da karşımıza çıkan örnekler, sinemanın yorum ve toplumsal farkındalık yaratma potansiyelini hatırlatıyordu.
SİNEMA HATIRLATIR Gazze’deki güncel kriz, Altın Aslan yarışına katılan 21 aday arasında yer alan Kaouther Ben Hania’nın Hind Rajab’ın Sesi adlı çalışmasının getireceği yankılarıyla daha da belirginleşti. 29 Ocak 2024’te Gazze savaşında yaşamını yitiren küçük bir kızın gerçek öyküsüne odaklanan bu film, temelde her şeyin siyasetin içinde olduğuna dair klasik sözü yeniden hatırlatıyor. Tarafsızlık iddiasının da bir noktada taraf olduğuna işaret eden bu yaklaşım, yerel ve evrensel boyutlarda gerilimlerin tehlikeli uçurumlara sürüklendiği dünyamızda giderek daha da anlam kazanıyor. Sinema, kimi ezberleri bozsada, bazı genel saptamaları da gerektiğinde hatırlatıyor.
Bu süreçte, sinemanın dünyadaki güç odaklarıyla ilişkisini irdelemek ve sansüre karşı savunduğu özgürlük ilkesini hatırlatmak büyük bir önem taşıyor. Altında yatan düşünce, “Temelde her şey siyasidir. Tarafsızım demek de bir noktada taraf olmak anlamına gelir: Yerleşik düzenin, olup bitenlerin yanında olmak ya da en azından karşısında olmaktır.” Bu bakış açısı, uzun süren gerilimlerin tehlikeli uçurumlardan geçerken bile sinema için bir yön belirlediğini hatırlatıyor.