Leyla, Taliban baskısı altında eşini kaybeden ve tek başına oğlunu bulma arayışındaki bir anne olarak karşımıza çıkıyor. Bu yolculuk, onu bir gecekondu gibi sessizleşen bir evde büyüyen Azad ile karşılaştırırken izleyiciyi hem yakın bir hayat hikâyesine hem de toplumsal gerçekliklere götürüyor. Bu evdeki Zabur ile aramızdaki bağ, sadece bireyin öyküsünü değil; savaşın, baskının ve çocukların istismarının karanlık yüzünü de temsil ediyor. Film, izleyiciye Afganistan’ın bugünkü acı durumunu Türkiye’nin şimdi içinde bulunduğu kırılmalarla paralel bir çerçevede sunuyor.

Kural’la “Cinema Jazireh”deki yolculuğu konuşurken, dünyanın sınırlarını ve bu sınırların insanlar üzerindeki etkisini farklı bir bakışla ele alıyor. “DÜNYANIN SONU” ifadesi, bu coğrafyanın duygusal ve politik zeminine vurgu yapıyor; ilk uzun metrajı Toz ile aynı temasal tonda ilerleyen bu film, bu sefer farklı umutlar ve farklı gerçekler üzerinde duruyor.
İki hikâye, paralel ilerleyen bir kurgu olarak başlasa da zamanla tek bir bütünün parçaları haline geliyor. Nerede olduğumuz sorusu, bir hayalet kasaba hissiyatıyla başlar ve sonra renkli bir dünyaya geçiş yapar. Müzik, sinema ve sahnelerin ardında saklanan gerçekler, izleyenleri sürekli meraka sürüklüyor.
Bir anne olan Leyla ile Zabur arasındaki cinsiyet ve anne olma yükü, filmin merkezinde yer alıyor. Zabur’un hikayesi, geçmişteki şiddetin izlerini taşırken, bir yandan anneliğin karmaşıklığını da derinleştiriyor. Zabur, kendi içinde büyüyen çatışmalarla mücadele eden çok yönlü bir karakter olarak tasvir ediliyor.
Sencer ile Zabur arasındaki bağlantı, filmin gerilimini yükselten ana iki karakterden biridir. Leyla’nın bağımsız yolculuğunu sürdürmesini sağlamak için bu ilişkinin bir adım geride kalması istendi; çünkü onun tek başına kendi kurtuluşunu bulmasını arzuladım. “Her erkek böyle değildir” mesajı, toplumsal içgörüyü vurgulayarak suçlulukla yüzleşmenin ve empati kurmanın önemini hatırlatır. Anlatının gri tonları, dünyadaki adalet arayışını da genişletir.
Gerçeklik mi kurgu mu? sorusuna verilen yanıt, bu filmin temelini oluşturuyor: Az çok sahnelerin ne kadarının hayata dokunduğu, hangi anların gerçekten yaşandığı ya da hayali bir metafor olan Cinema Jazireh’in her yerde yankılanması, izleyiciyi düşünsel bir yolculuğa davet ediyor. Bu metaforik alan, Hollanda, Türkiye, Suriye ve Rusya gibi farklı coğrafyalarda farklı biçimlerle kendini gösteriyor.
“Onurumuzu ve umut etme özgürlüğümüzü kaybetmemeliyiz” diyen ses, dünyanın sonu olarak tasvir edilen bu coğrafyanın öyle kolayca pes etmeyeceğini hatırlatıyor. Umudu yeşertmenin yolu, birbirimize bakmak ve bizi birleştiren değerleri güçlendirmekten geçer. Bir arada durmak, farklılıkları öne çıkarmak yerine ortak paydaları savunmak zorundayız. Bu film, bu çağrıyı içerisine alır ve toplumsal diyalog için bir başlangıç olarak okunabilir.













