Birbirine karışan şehir ışıkları arasında konuşulanlardan bağımsız kalan duygular, farklı hikayeler üzerinden sessizce konuşur. Bu koleksiyon, iletişimin bazen yüzeyselde kaldığı, bazense derinleştiği anları gözler önüne serer. Özellikle İstanbul ve çevresinin zarif dokusunu taşıyan bu filmler, karşımızdaki insanla paylaştığımız mesafeyi ve içimizdeki arayışı gösterir.

Lost in Translation adlı üretimde Tokyo’nun koşturmacasında iki yabancı, kendi dillerinin ötesinde bağ kurmaya çalışır; kamera onların yüzlerindeki kırılmaları ve suskun anları yansıtmayı sürdürür. Uzak ise bir fotoğrafçının kente uyum sağlama çabası ile kökenler arasındaki mesafeyi, iki kişi arasındaki kilometreleri öne çıkarır. Her ise teknolojiyle kurduğumuz ilişkinin aslında yüzleştiğimiz yalnızlığı nasıl büyüttüğünü, Theodore ve yapay zeka Samantha arasındaki diyaloglarda somutlaştırır.
Aftersun ise bir tatilin sıcak anlarında bile babayla olan bağın içerideki soğukluğu nasıl taşıdığını anlatır; Paul Mescal’in canlandırdığı babanın sessiz hüznü, kız çocuğunun bakışlarıyla birleşerek izleyiciyi derinden etkiler. Columbus ise mimarlığın soğuk yüzeyiyle yüzleşen bir adam ile kentten kopuk kalmış genç kadının hikayesini, mekan üzerinden duygulara odaklanarak sunar.
















